Medineweb Forum/Huzur Adresi

Medineweb Forum/Huzur Adresi (https://www.forum.medineweb.net/)
-   Hafta'nın Misafiri (https://www.forum.medineweb.net/111-haftanin-misafiri)
-   -   61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN'' (https://www.forum.medineweb.net/haftanin-misafiri/17217-61haftanin-misafiri-fatih-karan.html)

esracık 09 Mart 2010 17:41

RE: 61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN''
 
Şu elleri yüze sürme meselesine Fatih Karan demiş ki:
Muhtemelen ATALAR' dan kalma birşeydir.

Bu cevabı ben sindiremedim
Daha sağlam bir cevap lazım sanırım fatih kardeşim ne dersiniz ?

Hazan Mevsimi 09 Mart 2010 23:28

RE: 61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN''
 
Hayırlı olsun misafirliginiz



Cemaatler hakkındaki fikrinizi alabilirmiyim ?
okuduğunuz kitaplar?
takip ettiğiniz alimler?
saygılar

FATİH KARAN 09 Mart 2010 23:45

RE: 61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN''
 
esrarcık kardeşim tepkinde haklısın fakat; delil olmaksızın yapılan her ibadet dine eklemedir ve peygamber (s.a.v.)' e iftiradır. Hz. Ömer' in buyurduğu gibi; "İman ettiğiniz gibi yaşayamazsanız, yaşadığıız gib iman edersiniz." Yani İbadetler adetleşmeye başlayınca adetler ibadetleşir. Gerçekten hangi müslüman kardeşim acaba -Peygamber (s.a.v.) nasıl namaz kılardı diye merak edip araştırıp ona göre namaz kılıyor? Elebette ki azımsanmayacak kadar vardır fakat bu kardeşlerimiz Peygamber (s.a.v.) namazda duadan sonra ellerini yüzüne sürermiydi hadisini de merak edip araştırılar ve sahih olmadığını da anlayınca hiç üzülmezler. Üzüntünüzün ve sindiremeyişinizin sebebini anlıyorum ama yüzbinlerce müslüman yapıyor diye Peygamber (s.a.v.) de muhakkak yapıyordur anlamı çıkmasa gerek. Aynen günümüzde kaza namazının olması, var olması hatta üzülerek söylüyorum şart olması gibi, Çok fazla detaylandırmayacağım fakat Peyamber (s.a.v.) ne kadar kaza namazı kıldıysa bir okadar da elini duadan sonra yüzüne sürmüştür. Dikkat edin Peygamberin (s.a.v) ömrü boyunca hiç kaçırmadan yaptığı sünneti hayatımızda hiç yapmazken Peyamber (s.a.v.) in hayatında bir kez yaptığı sünneti her gün hiç kaçırmadan yapıyoruz. Sizce hangisi doğru?

Anlaşılmamak çok kötü bir durum fakat daha kötü olan bir şey ise yanlış anlaşılmak,
Yanlış anlaşılmaktan Allah' a (c.c.) sığınırım.

FATİH KARAN 10 Mart 2010 00:06

RE: 61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN''
 
Hazan mevsimi kardeşim,

Tamda yaranın üzerine bastın. İnşaAllah bastığın elindeki tuz değilde melhemdir.
Cemaat; "cem olmak" anlamına gelir. Yani fertlerin bir araya gelmesi toplanması. Cemaat zaten çoğul bir kelime iken siz -lar eki katarak çoğulu çoğaltmışsınız. Fakat bu sizin değil ümmetin İslamı yanlış tasavvurundan kaynaklanıyor. Şahsen Ümmetçi bir tutuma sahibim, Kendini bilen Haddini bilir, haddini bilen Rabbini bilir. Rabini bilen bizdendir diye düşünüyorum. Hangi cemaatten olursa olsun Kardeşimizdir. Peyamber (s.a.v.) bizi, ümmet çatısı altına alarak kardeşlerim diye bildirmiştir dizini dibine oturan ashabına. Bize ne oluyorda Peyamber (s.a.v.)in kardeşlerinin arasına ayırım bırakalım. Bu konuda tek problem Kaynak eksikliği ki sonraki sorunuzda dile getirmişsiniz -Hangi kitapları okursunuz diye. Yukarıdaki cevaba tümleşik olsun diye söylüyorum;

Allah (c.c) hesap gününde falan alimin, filan üstadın, bu beşerin kitabını okuyup hayatına tatbik ettinmi diye sormayacaktır. Fakat "Zalikel kitebu lareybe fih"-"Kendisinde hiç şüphe bulunmayan tek kitap olma" özelliğine sahip Kuran-ı okudun mu hayatına tatbik ettin mi? diye soracaktır.
Ne cevap veririz Allah (c.c.)' a; ,
-Rabbim okudum fakat anlayamadım mı deriz?
-Rabbim sen anlayasınız ve hayatınıza tatbik edesiniz diye buyurmuştun fakat biz zaten anlamayız diye hem ayetine tezat ettik hemde okumadık, bir beşerin kitabını senin kitabından daha fazla okuduk, en azından anlıyorduk. Bunu mu deriz?

Daha Kur'an-ın inzali sırasında Mekkede okuma yazma bilenlerin sayısı 17 civarında iken biz bu kadar okumamıza rağmen nasıl olurda anlayamıyoruz. O cahil müşrikler okuyup iman ederken, köleler, cariyeler okuma bilmeden başka kaynak olmaksızın dinleyerek sonra okumayı öğrenip okuyarak hayat tarzı edinmişlerken bize ne oluyorda çok iyi bildiğimiz ve anladığımız halde mazeret sunuyoruz?

2-Sürekli okuduğum hiç elimden düşürmediğim Allah (c.c.) kelamı Kuran, bununla birlikte araya güncel, fıkhi, siyasi kitapları da serpiştiriyorum.

3-Yazarlardan ise; Mustafa Ulusoy, Nazan Bekiroğlu, Eif Şafak, İskender Pala,Okay tiryakioğlu, Bülent Akyürek, Mustafa İslamoğlu, Muhammed Bozdağ,Müin sekman, Ali Şeriati, Yaşar Nuri Öztürk, Ahmed Kalkan, Yusuf el Kardavi, Vehbe Züheyli, Ragıb El Isfahani, Musa Carullah, Muhammed ESED, Aişe Abdurrahman...

Saygılarımla...

esracık 10 Mart 2010 16:19

RE: 61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN''
 
Fatih kardeşim

İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Allah'a dua edince avuçlarının içini açarak dua et, ellerinin sırtlarıyla dua etme. Duayı bitirince avuçlarını yüzüne sür."

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizateyn'i ( felak ve nas sureleri) ve kulhüvallabu ahad'i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi". (Buharî, Fedâilu'l-Kur'ân 14, Tıbb 39, Da'avât 12; Müslim, Selâm 50, (2192); Tirmizî, Da'avât 21, (3399); Ebu Dâvud, Tıbb 19)

Hz. Ömer (ra)’ın rivayetinde: “Resul-i Ekrem ellerini duaya kaldırdığı zaman yüzüne sürmeden salıvermezdi” (Tirmizî, Da’avât, 11)

Bu rivayet duadan sonra ellerin yüze sürülmesinin meşruiyetini gösterir. Bazı âlimler şöyle bir mütâlaada bulunmuştur: "Allahu Teâlâ, dua edeni hiçbir zaman boş çevirmeyip, kendisi için kalkan ele bir rahmet ulaştırdığına göre, ondaki rahmetin en şerefli ve tekrime en elyak organ olan yüze sirâyet ettirilmesi münâsiptir."

Duânın sonunda elin yüze çalınması teberrük içindir. Yani, dua ile ellere inmiş olan rahmet eserleri, sürmek suretiyle yüze ulaştırılmış olur. (Bkz. Kütüb-i Sitte - Prof. Dr. İbrahim Canan)



Duadan sonra ellerin yüze sürülüp sürülemeyeceği konusunda farklı görüşler olmakla beraber, Kadı Ebu Tayyıp, Ebu Muhammed el-Cuvaynî, İbn Sabbağ, el-Mütevellî, Şeyh Nasr ve Gazalî bunun müstahap olduğu görüşündeler. (krş. Nevevî, El-Mecmu’da, 3/501)

Alimler arasında farklı görüşlerin olduğu bir konuda, insanların birbirlerini yanlış yapmakla suçlamaması gerekir. Zaten fezail-i âmalde zayıf hadislerle amel edilebileceğine dair, alimlerin görüş birliği vardır.

FATİH KARAN 12 Mart 2010 22:59

RE: 61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN''
 
Değerli kardeşim;

Tepkinde haklı olduğunu daha önce de beyan etmiştim. Binlerce insanın aynı ameli, icraati veya ibadet zannetikleri adetleri yapmış olması Peygamber (s.a.v.)' de yapmış olması manasına gelmiyor. Yahudilikten dinimize eklenmiş olan onlarca hatta yüzlerce amel veya icraat bulunmakta. Bunların hangisinin gerçekte var olup olmadığını, Peygamber (s.a.v.)'in yapıp yapmadığını ayırdetmek için ayrı bir ilim gerekir. Almış olduğunuz delillerin bulunduğu eserde 5000' yakın hadisin sahihliğinin tartışılır olduğunu bilmenizi rica ederim. Kaldı ki aynı eserde zaten toplam 7500 hadis mevcut. % 70' ten fazlası tartışılır bir eserden almış olduğunuz sözüm ona hadislerin tedkikini yapmak bir mü-minin boynunun borcu olsa gerek. Dinimizi takvim yapraklarından öğrenmeye kalkışan bir toplumun evlatları olduğumuz için halen aynı mevzuları tartışmak zorunda kalıyoruz. Kütüphanemde tedkiki yapılmış ve sahih olmadığının delilleriyle sunulduğu ciltler dolusu eser mevcutken Peygamber (s.a.v.)'e atılan iftiralara, insan üstü bir insan olduğunu gösteren çabalamalara, (Gaibi bildiğine dair, kendisine büyü yapıldığına dair, okuyup üflemeleri ile insanlara şifa verdiğini beyan etmelere dair,)yahudi oyunlarına nasıl geleceğimizi değil gerçek hayat tarzı olan İslamı nasıl öğrenebiliriz sorusuna cevap aramak daha makul olsa gerek.

Kuşkularının ve hassasiyetinin vermiş olduğu merak ile ilmine deva aramanı takdir ile karşılıyorum kardeşim. Allah' a emanet ol...

FATİH KARAN 12 Mart 2010 23:25

RE: 61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN''
 
Hakikat kardeşimin gözden kaçan sorularına gecikmişte olsa cevap vermeye çalışalım;

Zât-ı ilâhi: “Cenâb-ı Hakk’ın, bütün sıfatları, fiilleri, isimleri sonsuz kemalde bulunan ve her türlü noksanlıktan münezzeh bulunan Zâtı”

“İzzet sahibi Rabbin onların isnad etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.” (Saffat, 180)

Bazı kimseler Cenâb-ı Hakk’ın kudsî zâtı hakkında bir takım sorular ortaya atıyor, asılsız ve temelsiz tahminler yürütüyorlar. Bunu yapanlar, daha çok, itikadı zayıf, fikri sönük, kul olduğundan gafil ve ameli noksan kimseler. Bunlar sorumluluktan korkuyor, âhiretten ürküyor, ibadetten kaçıyorlar. Kendi vehimleriyle öyle bir ilâh arıyorlar ki, O’nun mülkünde diledikleri gibi hareket edebilsinler. Ölümle hiçliğe gömülüp bir daha dirilmesin, hesaba çekilmesinler. O bâtıl mabudun, emir ve yasakları olmasın. Her işlerinde kendi başlarına buyruk olsunlar. Nefisleri nereyi isterse oraya koşabilsin, nereden hoşlanmazsa oradan kaçabilsinler.

Onlara Asr-ı Saadet öncesini hatırlatıp deseniz ki, “o günün insanları kendi yaptıkları putlara taparlarmış”, “böyle saçmalık mı olur” derler. Gel gör ki, kendi yaptıkları onlarınkinden pek farklı değil. Onların elleriyle yaptıklarını, bunlar hayalleriyle yahut vehimleriyle yapmaya çabalıyorlar. Bir de, onların gayesi tapınmak imiş, bunların ki ise ibadetten kaçmak.

Biz bu adamları kendi kuruntularıyla başbaşa bırakıp, insan aklının bu vadideki güçsüzlüğünü şöyle bir düşünelim:

Ne göz her varlığı görür, ne kulak her sesi işitir, ne de akıl her şeyi anlar. Her şey Allah’ın mülkü ve mahlûku. Akıl ise o herşeyden sadece bir şey. Ve her mahlûk gibi, o da mahdut, sınırlı. Henüz bir hücreyi bile tam olarak izah edememiş, genin şifrelerini çözememiş. Öte yandan galaksilere sınır biçememiş, semanın azametini rakamlara dökememiş. Kısacası, insan aklı henüz mahlûkat dairesini bütünüyle anlamış değil. Bu hâliyle kalkıyor, hâlikıyeti anlamaya, bu mukaddes sahada tahminler yürütmeye zorlanıyor. Kaldı ki, akıl henüz kendi mahiyetinin cahili. Nasıl bir mahlûk olduğunu hakkıyla anlamaktan âciz.

Lâfza-i Celâl, Allah...

Semayı direksiz durduran Kayyum. Küreleri muntazam döndüren Hâkim. Bütün hayatları bahşeden Muhyi. Bütün kuvvetleri lütfeden Kâdir. Sonsuzluk, zâtına has olan Bâki. Evveli olmaktan münezzeh Kadîm. Tüm sesleri birden işiten Semi’. Gizli-âşikârı bir gören Basîr. Varlığı herşeyden âşikâr Zâhir. Ne his, ne akılla bilinmez Bâtın. Allah...
Varlık O’nun varlığını gösterir. Birlik O’nun vahdetini bildirir.

Şuunat:

Şuunat, "Şe’n"in çoğuludur. Şe’n: “Şan. Tavır. Hâl. Kabiliyet. Emir. Kasıt”

Allah’ın zâtı mukaddes olduğu gibi, şuunatı da mukaddes. Yâni, beşer aklı bu hususta ne düşünse, ne tahmin etse, ne hayaller kursa Allah’ın zâtı ve şuunatı bunların hiçbirine benzemez; hepsine benzemekten münezzehtir.

Şuunat, şe’n’in çoğulu. Şe’n için türkçemizde tam bir karşılık bulamıyoruz. En yakın mânâ olarak “hal, kabiliyet” deniliyor.

Sıfat: “Vasıf. Hâl. Keyfiyet. Nişan. Alâmet” “Zâtın bazı ahvâline delâlet eden bir isim.”

Cenâb-ı Hakk’ın zâtı bilinmez; ama zâtının varlığına mahlûkat adedince şahitler mevcut. O’nun mukaddes sıfatları da kemaliyle idrak edilemez; ancak o sıfatların varlıkları ve sonsuz oldukları bilinebilir.

İlâhî sıfatlar, “sübutî” ve “selbî” olmak üzere iki gruba ayrılıyor.

Sübutî sıfatlar, “hayat, ilim, irade, kudret, sem (işitme), basar (görme), kelâm ve tekvin.” Bu sıfatların hepsi ezelî, hepsi ebedî, hepsi sonsuz ve yine hepsi mutlak.

Ef’âl (Fiil) :

İlâhî isimlerden bir kısmı, fiilî isimlerdir. Yani, bu isimler bir fiile dayanırlar. Bazıları ise fiilî değildirler. Meselâ, Vahid ismi Allah’ın birliğini ifade eden bir isimdir ve herhangi bir ilâhî fiile dayanmaz. Kadîm ismi de öyle, o da Allah’ın evveli olmadığını ifade eder ve hiçbir fiile dayanmaz. Fakat, meselâ, Müzeyyin ismi tezyin (süsleme) fiilinden gelmektedir. Keza Musavvir ismi de tasvir (suret verme, şekillendirme) fiiline dayanır.

Cenâb-ı Hakk’ın fiilleri sonsuzdur. Bu fiillerden bazıları şunlardır: halk (yaratma), tanzim (nizama, düzene koyma), tekmil (kemâle erdirme), tenvîr (nurlandırma), terzîk (rızıklandırma), imâte (ölümü verme), ihya (hayat verme), in’am (nimetlendirme)...

Bu umumî fiillerin, tabiri caizse, bir de alt şubeleri vardır. Bunlara bakıldığında, ilâhî fiillerin sonsuzluğu daha iyi anlaşılır. Meselâ, terbiye bir tek fiildir, ama sayısız denilecek kadar çok şubeleri vardır. Bütün âlemlerin terbiyesinden, semanın terbiyesine, arzın terbiyesine, insanın terbiyesine, gözün, kulağın, ağzın, midenin terbiyelerine, alyuvarların, akyuvarların, bakterilerin, mikropların terbiyelerine kadar nice farklı terbiye tarzları vardır.

Esmâ (İsim):Ad, Ünvan, tanıtma vesilesi veya isim anlamlarına gelen Esma kelimesi en sık olarak Allah (c.c.)' ın sıfat ve isimlerini zikredildiği Esma-ı Hüsna' da aktarılır.

Allah’ın bütün güzel isimleri, ilâhî sıfatlardan birine dayanır. Meselâ, Alîm ismi sıfat-ı sübutiyeden ‘İlim’ sıfatına, ‘Kadîr’ ismi ‘Kudret’ sıfatına, ‘Mütekellim’ ismi ‘Kelam’ sıfatına dayanır.

esracık 13 Mart 2010 14:13

RE: 61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN''
 
Fatih abisi; eywallah sen de haklısın, ben de. Ortada kanayan bir yara var, biz müslümanlar olarak asıl yapmamız gerekenlerden koptuk, asıl yerine fasıl yapıyoruz. O kadar abuk sabuk sorular duyuyorum ki isyan edesim geliyor. Namazdan sonra el yüze sürülür mü, sürülmez mi; abdest alırken şöyle yapılır mı yapılmaz mı.Vb.. Vb.. Resmen şeytani sorular. Oysa dinde yeri olsun ya da olmasın, yapılması ya da yapılmamasınin insana bir katkısının veya bir kaybının bulunmadığı sorularla uğraşırken, asıl yapılması gerekenlere odaklanamıyoruz.Bu türden sorulara cevap vereceğiz diye günlerimizi saatlerimizi internet başında veya sağda solda arkadaş meclislerinde geçiriyoruz. Yani zamanımızı KDV.dahil iblis beye satıyoruz. Oysa bunlarla uğraşacagımıza, beş on rekat fazla namaz kılarız, beş on kez fazla kuran okuruz, nerede bir yetim var göz yaşı silinecek onu araştırırız. Yani inan o kadar absürd şeylerle uğraşıyoruz ki... Dert buydu wesselam..

FATİH KARAN 13 Mart 2010 19:05

RE: 61.Haftanın Misafiri ''FATİH KARAN''
 
Elbetteki kardeşim isabet etmişsin. Örnek alamazsak örnek olamayız. Örnek alabileceğimiz sadece bir kaynağımız var. Ahzap suresinde Rahmanın buyurduğu gibi "Rasulün Kendisinde sizin için güzel örnekler vardır."

Abdullah İbn-i Mesudun buyurduğu gibi, Biz ameli ve akidevi değeri olmayan hiç bir şeyi peygamber (s.a.v.)' e sormazdık. Çünkü geçmiş kavimlerde soru sormak yüzünden helak olanlardan haberdardık.

Muhakkak ki soru sormanın adabı vardır. Hz. Ömer' in betimlediği gibi "Karşınızdakinin soru sormasına izin verin çünkü soru sormak, soruyu soran kişinin aklının sınırlarını bildirir.

Yani nasıl sorduğu, ima ettiği, bildiğinden mi, ümmiliğinden mi, (kardeşlerimi tenzih ederim) ukalalığından mı, hasedinden mi, biliyorda başkalarının da bilmesini istediğinden mi sorduğu belli olur.

Öyleki soru sormanın dört farklı yöntemi vardır;

1. Cahilin Alime sorması (bilgi edinmek amacı ile)
2. Alimin Cahile sorması (Cahilin Bilmediğini belirtmek üzere)
3. Alimin Alime sorması (İstişare veya Dinleyenlerin bil edinmesini gaye edinmek)
4. Cahilin Cahile Sorması (Kafa karıştırmaktan başka hiç bir işe yaramaz)

Çok güzel, değerli ve kaliteli sorularınız için teşekkür ederim.
Allah (c.c.) bizi Rahmetiyle haşretsin. Bize Mağfiret etsin. (Amin).


SAAT: 02:37

vBulletin® Copyright ©2000 - 2024, Jelsoft Enterprises Ltd.

User Alert System provided by Advanced User Tagging v3.2.6 (Lite) - vBulletin Mods & Addons Copyright © 2024 DragonByte Technologies Ltd.


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306